Cumartesi Haz 24

Erk-ek “kamu vicdanı”nın sesleri: Gültekin Alan ve Altan Tan

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

“Özgecan Aslan’ın ailesinin durumunu gördükten sonra etkilendim. 2 çocuk babasıyım. Tüm bunlar beni etkiledi. Kamu vicdanının sesi oldum. Geç gelen adalet tecelli etmiştir.” Bu sözler geçtiğimiz yıl Tarsus-Mersin arası bir araçta tecavüze direndiği için vahşice katledilen Özgecan Aslan’ın katili Suphi Altındöken’i ve onun suç ortağı babası Necmi Altındöken’i vuran Gültekin Alan’a ait. Diğer yandan HDP’nin yüz karası Altan Tan “Bale kursunda bir seks skandalı oldu diye bütün balerinleri suçlamak veya HDP’li belediyede buna benzer bir şey olduğu vakit tüm HDP camiasını suçlamak, MHP’yi, CHP’yi suçlamak yanlış” diyerek Ensar Vakfı’nda yaşanan çocuk istismarlarına ilişkin kimi kesimlerin düşüncelerini dile getirdi. Yani o da başka bir “kamu vicdanının sesi” oldu.

Nedir bu “kamu vicdanı”? Kimlerden oluşur? Ne yer, ne içer? Ve erkeklere böylesi hakları nasıl ve ne suretle tanır?

 

İkiyüzlülüğe gerek yok, ilk taşı günahsız olan atsın!

Bu tartışmalardan yola çıkarsak genelde kamu vicdanı, halkın belli bir kesiminin ortak görüşü ve çeşitli olaylar karşısındaki tepkisi olarak tariflenmektedir. Ancak ortada bu “kamu”nun nasıl, hangi sistematik değer ve şekillenme üzerinden oluştuğu muğlaktır ve özellikle muğlak bırakılır. Örneğin Gültekin Alan’ı, Suphi Altındöken’i öldürmeye iten “kamu vicdanının sesi olma” hakkı kendine nereden tanınmaktadır? Bunun cevabı muğlaktır. Çünkü, evet, toplumda Özgecan’ın yaşamına neden olan bu saldırının sorumlusu Suphi Altındöken’in ölmesi, öldürülmesi, bu kez pek tartışılmadı belki ama gerekirse hadım edilmesi gibi istekler mevcuttu. Ama bu isteğin yerine getirilmesinin Gültekin Alan tarafından neden ve nasıl üzerine alındığı (muğlak değildir ama) muğlak bırakılmıştır.

Erkek egemen sistemin toplumsal yapısı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden, kapalılığından, ayrımcılıktan, ezilen cinsiyet kimlikleri üzerine kurulan baskıdan beslenmektedir. Bu tahakkümün devamlılığının sağlanması amacıyla “vicdan” kavramı başta olmak üzere “ahlak”, “namus”, “şeref” gibi kavramlar üretilir ve bu kavramlar ezilen cinsiyet kimlikleri üzerinden tanımlanır, ezen cinsiyet kimlikleri bu kavram ve toplumsal kanunlardan muaf kalarak eşitsizliğin tavan yaptığı ikiyüzlü bir toplum inşa edilir.

Gültekin Alan da tam olarak aslında gücünü bu ikiyüzlü kavramlardan alır. Çünkü o da iki kız çocuğunun babasıdır ve toplumda böylesi “sapıkların” yaşaması kendi kız çocukları için de tehdit demektir. Toplumdaki kadınların “namusunu” korumak zorundadır. İşte bu büyük bir ikiyüzlülüktür. 3. sınıf mafya lideri Sedat Peker’den emir alarak bu cinayeti işlediği bilinen Gültekin Alan’ın kendisi dahil olmak üzere Suphi Altındöken’i yaratan ataerkiden güç almaktadırlar ve yeni Özgecanlara yol açan ataerkiyi yeniden ve yeniden üretmektedirler.

Bu ikiyüzlülüğü Suphi Altındöken’in cenazesinin nereye gömüleceğinin kriz haline gelmesinde de görebiliriz. Cenazenin hiçbir mezarlığa kabul edilmemesinden “kadavra yapılmasının” önerilmesine kadar yaşanan gelişmeler; Suphi Altındöken’in uzaydan topluma indirilmiş bir vaka yahut da “hastalıklı”, “sapkın”, “toplum normal o anormal” bir kişilik örneği gibi gösterilmesine neden olmuştur. Ve bugün herkes kendini Suphi Altındöken nezdinde kadına karşı işlenen, lanetlenen bir suçta temize çıkarmıştır! Elbette hümanist bir yaklaşım içinde “Suphi Altındöken’in öldürülmesi ve cenazesinin kabul edilmemesi yanlıştır, o da insan” anlamına gelmiyor bu tartışma. Tecavüzcü-katil Suphi Altındöken’i kimin, hangi amaçla öldürdüğüdür önemli olan… Kendisi de tecavüzcü, kadın ve LGBTİ katili erkek egemenliğinin üreticisi olan öznelerin kendisini buradan “kamu vicdanının sesi” olarak görüp kahraman ilan etmesine ve onun cenazesine tükürenlerin kendisini bu suçta temize çıkarmasına izin veremeyiz. İlk taşı günahsız olan atsın!

 

Tecavüz, kolektif bir erkek kültürüdür

Kendini temize çıkarma ve tüm suçu fiiliyata geçene yükleme halinin son örneği de Ensar Vakfı ve KAİMDER’de yaşanan çocuk istismarları tartışması sürecinde görmek mümkün. AKP’nin tüm gücüyle çocuğa yönelik tecavüz suçunu örtme ve Ensar Vakfı’nı temize çıkarma çabaları bilinmektedir. HDP’li Altan Tan’ın bu konuda yaptığı konuşma AKP’li olmasa da Ensar Vakfı ile ilgili tartışmalarda aynı zihniyeti taşıyan bir kesimin düşüncesidir. Yani Tan da belli bir “kamunun vicdanının sesi” olmaktadır. Tan’ın vakıfta yaşanan çocuk istismarı ile bale kursunda yaşanan “seks skandalı”nı karşılaştırması, Tan’ın “vicdanının sesi” olduğu “kamu”nun Suphi Altındöken cinayetindeki gibi toplumun ikiyüzlülüğünden beslendiğini ve seks ile istismarı aynı gördüğünü kanıtlamaktadır.

Ancak bunu lanetleme yönteminde de birçok çarpıklık kendini ele vermektedir. Bunlardan en çarpıcı olanlarından biri CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu hakkında sarf ettiği cümleler kadına dönük ayrımcı bakış açısını ortaya sermekte ve tecavüz kültürünün burjuvazinin kirli politikalarında nasıl hayat bulduğunu gösteren bir örnektir. AKP’nin bu söylemi nasıl kullandığı, çarpıttığı tartışma dışı bir durumdur ve ortada kirli bir gerçeklik sırıtmaktadır. Yine benzer durum çocuk istismarını İslamiyetle ve İslami Vakıflarla sınırlı tutma halinde görülmektedir ve bu da çocuk istismarlarının kökenine inme konusunda ayaklara balta vurmaktadır.

Tecavüz kolektif bir erkek kültürüdür, her toplumda, her inanç sisteminde, her ideolojik akımın yaşam bulduğu alanda ve her toplumsal kesimde mevcuttur. Çünkü tecavüzün ortak bir ideolojisi vardır, o da patriarkaldır. Çözüm tam olarak burada patriarkalın varlığını kabul ederek buna karşı amansız bir mücadeleye girişmekle olur. Bunu da yapacak olan esas özne patriarkalden beslenenler değil, patriarkalden gerçekte bir çıkarı olmayan, bunun bilincinde olan kadın ve LGBTİ’lerin örgütlü mücadelesidir.