Çarşamba Eki 18

Soraya ve Reyhaneh

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Kızkardeşler Akademisi yazdı ; “bilmelerimiz ve bildirmelerimiz bir şeyleri dönüştürmede ve değiştirmede bazen cılız bir sesten öteye geçemiyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri de , yaşanılan acıları kendimize çok uzak bir noktada görüyor olmamız”

Sevgi ve saygı ile selamlıyoruz herkesi. Bu yazımızda iki kadından bahsetmek istiyoruz sizlere;

Soraya Manutcheri… İran/Ağustos 1986… Suçlamaları ve iftiraları  kabul etmedi ancak suçlu bulunduğu için recm edildi.

Reyhaneh Jabbari… İran/ Ekim 2014… Suçlamaları ve iftiraları kabul etmedi ancak suçlu bulunarak idam edildi.

Ve bilemediğimiz, sesine ve kendisine ulaşamadığımız nice kadın, kadınlar öldürülüyor!

2008 yılında beyaz perdede  senaryosu Cyrus Nowrasteh, Betsy Nowrasteh tarafından yazılmış bir film izledik; Soraya’yı Taşlamak.

Soraya Manutcheri, 35 yaşında yedi çocuk annesi bir kadın. Kendi deyimiyle “zahmetsiz bir eş”tir. 13 yaşındayken takas usulü bir evlilikle, 20 yaşındaki Ali ile evlendirilir. Süreyya yani Soraya,  22 yıllık evlilikte dokuz kez hamile kalır. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği ölü doğar.

Ali sadece dayak atarak değil, hakaretleri ve başka kadınlarla olan ilişkisi ile de Soraya’ya şiddetin her türlüsünü uygulamaktadır . En kötüsü de, en büyük iki oğlunu sürekli annelerine karşı kışkırtması ve kızlarının babalarının gözünde hiçbir değerinin olmamasıdır.

Ali’nin dinciliği, sadist ve acımasız bir adamın en güçlü maskesi olarak karşımıza çıkan diğer bir gerçekliktir. Komşu kasabada gardiyan olarak çalışır. Orada tanıdığı idamlık doktorun 14 yaşındaki bir kızına (Mehri) göz koyar. Onunla mutlaka evlenmelidir. İran’da çok eşlilik serbest olmasına rağmen Ali, iki ailenin bakımı üstlenmek istemediği gibi karısı Soraya’yı da boşamak, lakin nafaka vermek istememektedir. Bunun için karısını nasıl edip de başından atabileceğini düşünür.  Bundan sonrasını filmi izlemek isteyenler olacağı düşüncesi ile yazmayacağım. Ancak filmi izlerken sinirlerinizin bozulacağını bildirmem gerekir diye düşünüyorum.

Her kadın ve erkeğin izlemesi gereken, senaryosu güçlü bir film vb demek yeterli değil, çünkü Soraya’nın yaşadıklarının  belki de sadece bir bölümünü izlediğimiz 2008 yapımı bu film, bir senaryodan öte ne yazık ki gerçek bir hikayenin bizlere ulaşmış halidir.

1986 yılında İran’da 35 yaşında bir kadının yaşadığı acıları hatırlamama neden, geçtiğimiz günlerde yine İran’da 26 yaşında yaşam hakkı elinden alınan Reyhaneh Jabbari ve iki kadının hayattan koparılış sürecinde, hukuk (?!) ve hukuku uygulayanlar (!?) tarafından maruz bırakıldığı benzer yalnızlıkların canımı acıtması oldu.

Reyhaneh Jabbari, idam edilmeden önce, belki de yaşadıklarını gönlüne ve bilincine gömmek zorunda kalarak, annesine  yazdığı veda mektubuyla  İran’a ve  dünyadaki tüm  kadın ve erkeklere derin, üzerinde düşünülmesi gereken  mesajlarla dolu bir mektup bıraktı ve   son nefesini bence onurlu bir şekilde verdi; yaşamak isterken delice.

7 yıldır cezaevinde olan 26 yaşındaki Jabbari hakkında idam kararı 2009 yılında verilmişti, Yüksek mahkeme de kararı onamıştı. Dava ve karar tüm dünyada tepki çekmiş, genç kadının serbest bırakılması için 190 bin imzanın toplandığı bir kampanya düzenlenmişti.

Jabbari’nin ailesi kızlarının, eski bir istihbaratçı olan Morteza Abdolali Sarbandi‘yi çakı ile omuzundan bıçakladığını, onu öldürmüş olamayacağını, genç kadına tuzak kurulduğunu ve ifadesinin işkence altında alındığını iddia etti. Ve inanmadılar ona. Tıpkı Soraya’ya inanmak istemedikleri gibi. Reyhaney şöyle yazdı mektubunda:

Jabbari, annesi ile bir gardiyanın verdiği cep telefonu sayesinde yaptığı konuşmada; “Şu anda ellerim kelepçeli ve dışarıda beni cezamın infazına götürmek için bekleyen biraraba var. Elveda sevgili anneciğim, yarın  sabah bütün acılarım bitecek. Senin acılarını hafifletemediğim için üzgünüm. Sabırlı ol…’’

 

Onurlu bir yaşam hayal, düş değildir!

Son nefesini onurlu bir yaşam için vermiş ve vermeye hazır tüm kadınlara selam olsun.

‘’…Ve içime sevgisini ektiğin bu ülke beni hiçbir zaman istemedi, beni sorgulayanların hakaretleri yüzünden ağlarken, en adi sözlerini dinlerken hiç kimse bana destek olmadı. Güzelliğimin son işareti saçlarımı kazıdığımda 11 gün hücre cezasıyla ödüllendirildim….’’

Bir insanın, bildiği gerçeği çevresindekilere anlatamaması, gözleri görmek istemeyene güneşi tarif etmenin anlamsızlığı içinde boğulması, ne kadar kötü bir durum!

Bir insan  ve bir kadın olarak, yaşamda ötekileştirilmek, bununla birlikte birçok yükün sorumluluğu altına itilmenin karşılığında birilerinin pis kaleminin sizin hayatınızı sonlandıracak güce sahip olması ne kadar  büyük bir haksızlık!

Soraya ve Reyhaneh, en doğal hakları olan yaşam haklarını kaybetmemek için suçlama ve iftiraları kabul ederek ve  en kötü müebbet hapis cezası alarak yaşamaya devam edebilirlerdi. Soraya’yı anlatan filmi izleyenler ve  Reyhaneh’in annesine mektubunu okuyanlar, bu iki kadının  ısrarla suçlamaları kabul etmeyerek  bizlere yaşamanın sadece nefes alıp vermek olmadığını çok iyi anlattığını bilmektedirler.

Oysa beş para etmez kişilerin karşısında nokta kadar  menfaati için taklalar atıp, kendi dışındaki hiçbir canlıyı önemsemeyen egemenlerin  çarkının döndüğü bu dünyada, onurlu yaşam birilerinin dediği gibi  bir ütopik sanrı olmamışa benziyor bu iki kadında. Onurla ve başı dik gidiyorlar ölüme. Elbette her insana yakışandır yaşamak ve bugün hayatta olmaları bizi daha çok mutlu ederdi. Lakin onlar da tıpkı diğerleri gibi en güzel şeyin onurlu ve başı dik  bir yaşam olduğunu anlatıyorlar giderken.

Sadece İran ve kıssas hukunun işlediği ülkelerde değil, kendini modern dünyanın öncüsü, temsilcisi veya adayı zanneden ülkelerde de kadına yönelik şiddetin çeşitlenerek arttığını biliyoruz. Ne yazık ki, bilmelerimiz ve bildirmelerimiz bir şeyleri dönüştürmede ve değiştirmede  bazen cılız bir sesten öteye geçemiyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri de , yaşanılan acıları kendimize çok uzak bir noktada görüyor olmamız diye düşünüyorum.

Oysa dünyanın neresinde olursak olalım, başka  coğrafyalarda başlayan çürümeler  coğrafyamızı, ülkemizi, şehrimizi, mahallemizi ve evimizi en temelde de bizi etkileyecektir. Deve kuşu gibi kafayı toprağa gömsek de gömmesek de bu bir evrensel gerçekliktir. Tarihte bir sürü bu ve benzeri toplumsal etkileşim örneği mevcut.

Ne yazık ki, İran’da sadece 2014 yılında çeşitli nedenlerle 550 kişi idam edilmiş; hani şu yanı başımızdaki İran’da.

Sevgi ve selamlar. (gezite.org)