Cuma Eki 18

Cinsiyet bilincine kapı açmak

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Her ne kadar Yeni Demokrat Kadınların, üzerinde daha fazla durup tartışmaya ihtiyacı olsa da, geçtiğimiz sayının sonunda ifade ettiğimiz cinsiyet bilinci meselesine bir giriş yapmakta bir sakınca yoktur. Bu önümüzde duran önemli bir tartışma olarak konuya bir kapı açmak olarak da değerlendirilebilir.

İki sayıdır, kendine güven, “kurtarıcı sendromu”, “beğenilme saplantısı” üzerine yazılar yazdık ve sonuçta bu tarihsel sorunların üzerine gitmenin başlangıcı olarak bilimsel temelde cinsiyet bilincini kazanmayı öne sürdük. (Buradaki “bilimsel temelde” ifadesinin bir tür savunma mekanizması, gelebilecek eleştirilere karşı bir tampon bölge, rastgele atışlara kalkan vazifesi yüklenmiş olduğunu görmemek mümkün değil. Ama konumuz elbette bu değil. Kadına dair yazarken kendimizi nasıl kastığımızın şahidi olarak bir not düşelim dedik sadece. Yoksa bilimsel olma çabamızdan bir kuşkumuz yok! Bu nedenle bu yazı içinde bir daha kullanmayacağız.)

Cinsiyet bilincini, kadının ezilmesinin, sömürülmesinin ve baskı altında tutulmasının yani bir bütün olarak ezilen kesim olarak yaşadıklarının farkına varması, kendini bu ezen-ezilen ilişkisinde doğru noktalardan tanımlaması, (ama yetmez) bu yaşadıklarının nedenlerine yönelik doğru bir bilinç geliştirmesi (yine yetmez) ve bu nedenlere ilişkin mücadele içerisinde yer alması olarak tanımlayabiliriz.

Bu tanımlamayı yapmak çok özel bir şey değil elbette. Bunun aynısını işçi sınıfı için de yapmak mümkün. Ama kadınlar açısından bu bilinci elde etmek, bin yılların karanlığında edindiği kanıksama, sabretme, durumunu yüceltme sayesinde çok daha zordur. Bunu belli bir bilince sahip kadınlarda da görmek şaşırtıcı olmamalı. Onlar da tamamen azınlık psikolojisiyle “kendi ezilmişliklerini inkar pahasına, maruz kaldıkları cinsiyetçiliği görmezden gelmeye çalışırlar.” (Stella Ovadia)

Paulo Freire, tüm devrimcilere ilham kaynağı olan, bizce cinsiyet bilinci tartışmamıza da katkı sağlayabilecek “Ezilenlerin Pedagojisi” isimli kitabında ezilenlere dair önemli veriler kaydeder. Bunları aynı şekilde kadınlara da uyguladığımızda çıkan sonuçlar tam da bizi anlatmaktadır. Bu nedenle kitabı bir de buradan doğru okumak faydalıdır. İşte konumuzla ilgili birkaç örnek:

Mücadelenin başlangıç aşamasında ezilenler hemen hemen her zaman özgürleşmeye çabalamak yerine, kendileri de ezenler veya ‘alt-ezenler’ haline gelme eğilimindedirler(…) Onların ideali insan olmaktır; fakat onlar için insan olmak, ezen olmaktır. Bu, onların insanlık modelidir. Bu olgu, ezilenlerin var olma tecrübelerinin belirli bir anında, ezenlere ‘meyletme’ tavrını benimsemelerinden doğar. Bu koşullar altında, ezeni yeterince nesnelleştirerek, ‘değerlendiremezler’; onu kendilerinin ‘dışında’ keşfedemezler.

İçine gömülü bulundukları egemenlik yapısına uyum sağlamış ve bu yapıya teslim olmuş ezilenler, kendilerini, bu mücadelenin gerektirdiği riskleri göze almaya yetersiz hissettikleri sürece, özgürlük mücadelesini yürütmekten alıkonurlar.

Özgürlüksüzlük durumuna uyum sağlamanın güvenliğini, özgürlüğün yarattığı yaratıcı tinsel ortaklığa ve hele özgürlüğün peşinden gitmeye yeğlerler.

Ezilenler, ta içlerinde oluşmuş olan ikiliğin acısını çekerler. Özgürlük olmaksızın kendileri olarak var olamayacaklarını keşfederler. Ancak, kendileri olarak var olmayı arzulamalarına rağmen, bundan korkarlar. Ezilenler, aynı anda hem kendileridir hem de bilinçlerini içselleştirmiş oldukları ezenlerdir.

Kendilerini aşağılamak, ezilenlerin bir başka özelliğidir; ezenlerinin kendileri hakkındaki görüşünü içselleştirmelerinden kaynaklanan bir özelliktir bu. Hiçbir şeye yaramadıklarını, hiçbir şey bilmediklerini, herhangi bir şey öğrenmekten aciz olduklarını o kadar sık duyarlar ki sonunda kendi aczlerine ikna olurlar.

Ezilenlerin kendilerini, ezenlere ait olan ‘şeyler’ gibi hissetmeleri, dünya ve kendi haklarındaki görüşlerinin gerçek olmayışıyla ilgilidir. Ezenler için olmak, sahip olmaktır, ezilenler için varoluşsal tecrübelerinin belirli bir noktasında olmak, ezene benzemek değildir; fakat ezenin altında olmaktır, ona bağımlı olmaktır. Dolayısıyla ezilenler duygusal olarak bağımlıdırlar.

Bu konuya dair alıntılar çoğaltılabilir. Onun yerine kitabın bir de bu gözle okunması tavsiye edilir.

Buradan yola çıkarak tartışmamızı sürdüreceğiz. Fikirlerinizle zenginleştirebilmek ve aklımızı birleştirmek için en azından mailler üzerinden bir dahaki sayıya kadar mola verebiliriz.