Perşembe Tem 18

Kendine güven ve “beğenilme saplantısı”

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

YDK’lı kadınların oynadıkları “kendine güven” oyunundan yola çıkarak başlamıştık yazımıza. Kendi kriterlerimizi oluşturarak güvensizlik duyduğumuz konuların üzerine giderek eksiklikleri tamamlamadan, dışarıdan bir “kurtarıcı beklemenin” anlamsız ve boş bir “hayal” olduğuyla da sözümüzü noktalamıştık.

Şimdi bu başlıkların üzerinde biraz daha derinlemesine durabiliriz. Öncelikle “beğenilme saplantısı”ndan başlayalım. “Saplantı” kelimesi, biraz bireysel bir olgu gibi görünebilir, hele de tarihsel bir kökene sahip ve toplumsal olan “kadının beğenilen ve seçilen olduğu” konusunu tartışırken çarpıtmaya müsait bir kelime olabilir. Ama durumun kadındaki derinliğini anlatabilmek için şimdilik bu kelimeyi kullanmayı tercih ediyoruz.

Bin yıllardır ezilen ve ayrımcılığa uğrayan kadın cinsinin, erkek egemen toplumda en belirgin özelliklerinden biri de “beğenilen ve seçilen” olmasıdır. Bin yıllar öncesinde kadının, erkek tarafından köleleştirilerek “beğenilen ve seçilen” olduğu olgusu, erkek egemenliğinin bu zorbalığının sürdüğü günümüze geldiğimizde toplumsal genlerimize işleyen bir “saplantı” halini almıştır. Hala günümüzde aileler, erkek çocuklarına “kız bakmaya” giderler mesela. Toplumda saygı görmeyi “hak eden” kadınlar, “erkeklerden çektiklerine ses çıkarmayıp, büyük bir olgunlukla bunu göğüsleyen”ler olmuştur! “Hamaratlık”, “titizlik”, “eli-yüzü düzgünlük” kadınların “beğenilmesi ve seçilmesi”nde temel kriterler olmuştur.

Kadınlar, toplumda hep “seçen” gibi görünse de, gerçekte bin yıllardır hep “seçilen” olarak kendini beğendirme ve hemcinsleriyle rekabet üzerine kurulu bir sistem üzerinden genetiğini oluşturmuştur. “Kendini beğendirme ve hemcinslerimizle rekabet” olgusu her ne kadar genetik kodlarımıza işlenmiştir desek de, bu başta aile olmak üzere tüm toplum içinde yeniden ve yeniden üretilen, öğretilen, sağlamlaştırılan bir olgudur.

Gelelim, bu ilkel kodların bizim üzerimizdeki etkilerine… İlk olarak şunun altını çizmek gerekir ki; bu ilkel kodları ortadan kaldırmadığımız (ya da minimize etmediğimiz) sürece kendine güven konusunda sağlam adımlar atmak pek de mümkün değil. Çünkü “beğenilme saplantısı” olgusunu hücrelerimizden söküp atma çabasına girişmedikçe kendimizi başkalarının gözünden görmeye, başarıyı da başarısızlığı da başkalarının kriterleriyle ölçmeye ve dolayısıyla tamamlanmamış, eksik bir insan olarak idare etmeye devam edeceğiz. Ta ki bu “eksiklik” ve “idare etme” durumu, sinsi bir zehir gibi kanımıza karışıp, bizi fiziksel ve ruhsal hastalıklara sürüklediğinde, kendimizle yüzleşme cesaretini bulana kadar!

Faaliyet yürüttüğümüz her alanda yaşadığımız kendine güvensizliğin nedenlerinden biri olarak; bu ilkel kodların farkında olmamayı ya da bu olguyla yüzleşmekten, hesaplaşmaktan kaçınmayı sayabiliriz. En kendine güvenli görünenimizin dahi “güçlü” olanla, muktedirle (hadi erkekle diyelim) “ciddi” bir çelişki yaşadığında yalnızlaşmayı, çatışmayı göze alamayarak onun yanında yer alması, en iyi ihtimalle bir “denge” kurmaya çalışması (hatta göze alan bir avuç kadını yalnızlaştırma-marjinalleştirme pahasına)  bize açıkça bu güvenin altının ne kadar da boş olduğunu göstermeli!

Bu noktada bir de çözüm önerisi geliştirmek gerekiyor elbette. Bu tespitler kendimize zaten “üç kuruşluk” olan güvenimizi de yıkmak için yapılmıyor. Amaç, bu sahte güvenlik duvarlarını yıkarak sağlam bir zemin inşa etmek. Mezarlıkta açan çiçek kokmaz diye boşuna dememişler! Temel sağlam olmayınca istediğimiz kadar yapı için didinelim, çökecektir; hatta çoğu zaman güçlü bir depreme de gerek duymadan! Elbette sihirli değnek ya da “kurtarıcı” yerine geçecek bir hazır reçetemiz yok. Ama en azından başlangıç açısından cinsiyet bilincini kazanmak, kendimizden ve en yakınımızdan başlayarak bilimsel temelde bir cinsiyet bilincini geliştirmek işin temeli açısından olmazsa olmaz görünmektedir.