Perşembe Tem 18

Kadın beyanı esastır

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Taciz, “Irk, etnik köken, din, cinsiyet kimliği, cinsiyet ve kişi-sel özelliklere yönelik, kişi ya da kişileri küçük düşürücü, güç kullanımı içeren veya içermeyen her türlü görsel/sözel veya fiziksel davranışlar” olarak tanımlanan oldukça geniş bir kavramdır. Ancak bu yazımızda da değineceğimiz üzere, tacizi, daha çok kadına yönelik cinsel şiddetin bir parçası olarak, bu yönüyle ele alacağız.

Bu yönüyle bakıldığında cinsel taciz “bireyin, istemediği halde cinsel şakalara, tekliflere, cinsel içerikli görsel, sözel ya da fiziksel bir harekete maruz kalması” şeklinde tanımlanabilir.

Altı çizilmesi gereken ilk nokta tacizi belirleyen unsurun “niyet” değil, kişi üzerinde bıraktığı etki olduğudur.

Cinsel taciz; kadınlar açısından günlük hayatın bir parçası gibi sıklıkla yaşanılan bir cinsel şiddet türü olmasına rağmen, diğer cinsel şiddet türlerinde yaşandığı gibi, en sessiz kalınan, yok sayılan, görmezden gelinen bir olgudur. Maruz kaldığı cinsel tacizi “yargılanma korkusu”, “hak etme” ve “utanma duygusu” ne-deniyle saklar neredeyse tüm kadınlar. Bu duygular (aslında baskılanmalar demek daha doğru); yaşamımızı zindana çeviren düzenin, vazgeçmediği erkek egemenliğinin, erkeğe sağladığı “iktidar” karşısında sinmişliğin, ezilmişliğin bir sonucu olarak yakamıza yapışmıştır.

Peki erkekler neden taciz eder? Onlar da erkek egemenliğinin kendilerine sağladığı “iktidar” olmanın rahatlığını takınarak, “erk” dışında kalan tüm cinsiyet kimliklerini aşağılama yoluna gider. Bunu yaparken de kendini kanıtlama, karşısındakini cezalandırma yöntemi olarak tacizi kullanır. Ancak tacizcilerin hiçbiri, taciz olayını gerçekleştirirken, yukarıda kurduğumuz cümleyi kafasında kurmaz ya da kendini bu cümlelerle anlatmaz.

Onların ilk olarak yaptığı daha çok inkar etmek ve kadını yalancılıkla ya da “kendisini yanlış anlamakla” suçlamaktır. Ardından daha ileri giderek iktidar olmanın verdiği pervasızlıkla kadının “tahrik edici” tavırlar içinde oluşunu, giysiler giyinişini vb. bahane ederler. Hatta kadının taciz edilmeyi “arzu ettiğini” iddia edecek kadar iğrençleşebilirler.

İnkar ve “beni yanlış anladı”dan başlayarak “kendi istedi”ye kadar giden tüm cümleleri kurduran zihniyet, bizim tam da yukarda altını çizdiğimiz iktidar olmanın verdiği pervasızlığın bir ürünüdür.

Sonuç olarak karşımızda şöyle bir tablo var: Kadınların neredeyse tamamı cinsel tacize uğrar ve yine tacize uğrayanların neredeyse tamamı yaşadıklarını ifade edemez. Diğer taraftan cinsel tacizde bulunanların neredeyse tamamı, durumu inkar eder ya da tacizi meşrulaştıran, muğlaklaştıran bahanelerin ardına gizlenir.

Peki tam da bu tablo karşısında ne yapılması,  bir taciz olayı karşısında nasıl bir tavır alınması gerekiyor? En başta şunu hatırlatmak faydalı olacaktır. Sınıflı toplumlarda “tarafsızlık” söz konusu değildir. “Adalet”, “hak”, “hukuk” gibi kavramlara yüklenen anlam, kullanan kişinin bulunduğu sınıfla yakından ilgilidir.

Örneğin, devrimci, demokrat ve yurtsever kesimlerin bahsini ettiği “demokrasi” ile AKP hükümetinin dilinden düşürmediği “ileri demokrasi” kavramlarına yüklenen anlam bu kesimlerin durduğu yerle birebir ilgilidir.

Buradan hareketle öncelikle durulması gereken yer belli olmalıdır. Bir tarafta erkek egemenliğinin verdiği yetkiye dayanarak karşısındaki kadına sahip olmayı, ona dokunmayı ve onu rahatsız etmeyi kendine “hak” gören bir erkeklik mekanizması; diğer tarafta başta kadın cinsiyet kimliği olmak üzere erkek egemenliği tarafından aşağılanan, ezilen, ötekileştirilen cinsiyet kimlikleri…

Olunması gereken yer elbette ezilen, ötekileştirilen kesimin yanında yer almak ve buradan doğru olguları yorumlamaktır.

Somutlarsak; yukarıda bahsettiğimiz erkek egemen toplumsal gerçekliği göz önünde bulundurarak, taciz olayına tacize maruz kalanın gözüyle bakmak, yaklaşmak zorundayız. Çünkü “erkekliğin” yüceltildiği bu sistemin bir sonucu olarak genelde taciz olayına erkeğin gözüyle bakılır. Erkek inkar ediyorsa; kadına şüpheyle (hatta kadının hak ettiği gibi saçma bir duyguya kapılmasına neden olacak kadar ileri giderek) yaklaşılır. Taciz olayının kendisi, kadının yaşayabileceği travma göz ardı edilerek, didik didik edilir. Ancak burada “didik didik etme” durumu, yaşanan taciz olayında “kimin haklı kimin haksız olduğundan” çok “ erkeğin haksızlığa uğrama ihtimaline karşı erkek kalkanı oluşturma” kaygısından ileri gelir.

Öncelikle bu gerçekliği tüm soğukluğu ile kabul etmeli ve bu duruma karşı mücadele için “silah”ı kuşanmalıyız. İşte o silahın adı da “kadın beyanı esastır”!

Şimdi öncelikle “kadın beyanı esastır”dan ne anlamamız gerektiğini belirtelim. Kadının beyanının esas alınması ezilenin, tahakküm, şiddet/taciz altında olanın kendi ezilmişliğini dile getirmesi, buna karşı çıkabilmesi, yani kendisini kendi ezilme deneyiminin öznesi kılabilmesinin olanağını sağlamak içindir. Bir kadın tacize uğradığını “beyan” ediyorsa; biz bu “beyanı” soruşturmanın başlatılmasına bir “iddia” olarak değil; aksine cinsel taciz ve cinsel şiddet suçlarında suçun tanımlanmasına esas olarak almalıyız.

Daha anlaşılır olabilmesi açısından şöyle de diyebiliriz; bir taciz olayı yaşanıp, kadın yaşadığı tacizi “beyan” ettiği koşulda biz bu beyanı “olabilir bir iddia” olarak değerlendirmemeli ve bir soruşturma başlatacağımız zaman da “eşit koşullarda iki kesim arasında yaşanan bir soruşturma” gibi hareket etmememiz gerek!

Bunun doğal sonucu olarak da şu anlayışa sahip olmalı ve bu bakış açısıyla hareket etmeliyiz: Kadın yaşadıklarını ispat etmek zorunda değildir, tersi ispat yükümlülüğü erkeğe aittir! Ki erkek egemen TC devleti bile, her ne kadar pratikte uygulamasa da, yasalarında bu kurala yer verir.

Tacize uğrayana bir türlü inanmama tavrı: Bir kadın cesaret edip de uğradığı tacizi ifade ettiği andan itibaren en sık rastladığı tavır budur. “Ya kadın yalan söylüyorsa ve erkeğe iftira ediyorsa?” sorusu üzerinden şekillenen bu tavır; tamamen erkek egemen düşüncenin bir yansımasıdır. Çünkü olayları yorumlamaya “erk” yani ezen/egemen olan cinsiyet gözünden bakmaktadır.

Bunun sonucu olarak bir dedektif edasıyla, kadının canını defalarca yakarak yaşanan tacizi didik didik eder. Örneğin karakolda polisin tacize ve hatta tecavüze uğrayan kadın ve çocuklara yaklaşımı bu şekildedir.

Bir de taciz meselesi söz konusu olduğunda en sık karşılaşılan “yorumların” başında “tacizi hastalık, tacizciyi hastalıklı”, “tacizi, kadından hoşlanmanın bir göstergesi” olarak görenler geliyor. Bu ikisi de oldukça tehlikeli erkek egemen anlayışlardır ve tacizi meşrulaştıran söylemlerdir.

Bir taciz meselesi söz konusu olduğunda öncelikle bu tavırlardan kesinlikle ve kesinlikle uzak durmak gerekiyor. Tacize uğradığını söyleyen kadınla yapılan görüşmelerde öncelikli hedef kadının kendisini yargılanıyor gibi hissetmeyecek derecede rahat olmasını sağlamak olmalıdır. Ardından “kadın beyanı esastır” ilkesine uygun olarak bir soruşturma süreci geçirmek gerekir.

Bu soruşturma sürecinin sağlıklı olabilmesi için soruşturmayı sürdürecek ekibin kadın bakış açısına sahip (kadın hareketinden) kadınlardan oluşması esas alınmalıdır. Bunun koşullarının olmadığı durumlarda tüm koşulların zorlanarak, sorunu kadın hareketine taşımak, onların gözetiminde süreci ilerletmek gerekmektedir.

Taciz ile ilgili bir soruşturma sürecinin kadın hareketi gözetiminde olması gerektiği ısrarımızın nedenleri elbette var. Biz her ne kadar bazı ilkeleri kabul etsek de, yaşamda egemen olan ezen sınıfa/cinsiyetin anlayışlarının bir pratik süreçte bizi egemenliği altına alması kaçınılmazdır.

Ayrıca söz konusu olayın öznesinin kadınlar ve geçirilecek soruşturma sürecinin kadın hareketinin bu konudaki mücadelesini güçlendirebilecek olması, bu ısrarımızın nedenleri arasındadır.

Kadına yönelik şiddet erkek özneler tarafından gerçekleştirilen şiddet olduğunda, bu şiddeti görünür kılmakta ısrar ediyoruz. Bu şiddetin bir egemenlik ilişkisi içinde gerçekleştiğini ve ezen/ezilen arasındaki tahakküm ilişkisini sürdürmede kurucu olduğunu söylüyoruz. Bu yüzden kadına yönelik şiddetin gündelik hayattaki erkeğin erkeğe, kadının erkeğe şiddetinden farklı ve politik bir kategori olarak görüyoruz. Buradaki mücadeleyi bu açıdan okumak gerek.

O halde aksi ispatlanıncaya kadar, “kadın beyanı esastır” demek bizim mücadelemizin bir parçası olmalıdır.