Cumartesi Eyl 21

“Başkaldırı erkeklerde görülmeyecek bir şekilde kadın benliğinde vardır”

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Geçtiğimiz hafta 26-30 Ağustos tarihleri arasında kadınlar, 3. tatil kampını gerçekleştirdiler. Aydın-Didim’de gerçekleştirilen kamptan dönen kadınların en ortaklaştığı nokta; Altınkum’un belki de ülkenin en güzel denizine sahip olduğuydu. Elbette şaka yapıyoruz. Denizin güzelliği ve birlikte tatil yapmanın keyfi tüm kadınların gözlerinden ve de sözlerinden anlaşılıyordu ama tatil kampının tek güzel yanı bununla sınırlı değildi.

Kadınlar olarak öz örgütlülüklerimizi yaratma ve kadın özgürlük mücadelemize Yeni Demokrat Kadın adını vermemizin ardından hemen her anımızı kendimizde, çevremizdeki kadınlarda, toplumsal cinsiyet eşitsizliğe karşı verilen mücadeleye dahiliyetimizde öğrendiklerimizi tartışmakla geçiriyor; her öğrendiğimiz bizde ayak basılmadık topraklar keşfetme tadı veriyor, okumak-tartışmak-kadınlarla buluşmak için oradan oraya koşturuyorduk. Amatördük, tabii ki her amatörlüğün en güzel ve samimi heyecanını taşıyorduk.

Ama yine de; bir saat 60 dakika, bir gün 24 saat, bir hafta 7 gün, bir ay 4,5 hafta, 1 yıl 12 aydı ve bizim amatör heyecanımız bu gerçekliği değiştirecek kadar güçlü değildi. 2 bin yıllık ataerkil sistemin pasını üzerimizden atan tartışmalara zaman yetmiyor ve her tartışma yarım kalıyordu. Birikiyordu yarım kalanlar ve bu, gün geçtikçe bir ağırlık yaratıyordu üzerimizde.

İlk kadın kampı fikri böylesi bir ortamda filizlendi. Ve 2012 yılında ilk kadın tatil kampımızı yaptık. Ardından daha da genişletilmiş bir katılımla 2. tatil kampını gerçekleştirdik. 2014 yılında ise bir ara verdik, ama yine de boş geçirmedik yazımızı; Dersim-Ovacık’ta kadınlar olarak köy çalışması gerçekleştirdik.

Bu sene ise Nisan ve Haziran aylarında gerçekleştirdiğimiz buluşmalarda karar alıp komisyon kurarak hazırlanan bu tatil kampında yapılan tartışmalar önümüzdeki süreçte yapacağımız çalışmaların tetikleyicisi olacak. Özellikle bu çalışmalar içerisinde öne çıkan iki tartışma var, onlar da, “Kadın mücadelesi sınıf mücadelesinin neresinde?” ve diğeri de “Kadın mücadelesi bizim hayatımızın neresinde? Biz kadın mücadelesinin neresindeyiz?” üzerine yapılan tartışmalardı.

Üzerimizdeki atıllığı atacak, kadın çalışmasının mücadelemiz açısından geri planda kalmasının önüne geçecek ve en önemlisi çalışmalarımızı kurumsallaştıracak adımların planlamasını yaptığımız ancak tüm bunlardan da öte; kadınlık ve erkeklik hallerini delik deşik ettiğimiz, kendi sınırlarımızda gezdiğimiz, paylaşımlarımızı derinleştirdiğimiz, sandalye oyununda uygun sandalye bulamayıp koltuk kenarında terleten sorulara cevap verdiğimiz bu kamptan şu duyguyla çıktık: Kadınlık hallerinin yorucu, sıkıcı, gelişimimizi engelleyen tüm yüzleri ya da erkeklik hallerinin tüm baskıcı, zalimane, aslında güvensiz ve kadın (ve de tüm ezilen cinsler) üzerinden kendini yarattığı gerçeğine rağmen; kadınların en büyük özelliği direngenliğidir!

Bu tartışmaları yaptığımızda neredeyse hiçbirimiz Helene CixousBaşkaldırı erkeklerde görülmeyecek bir şekilde kadın benliğinde vardır” sözünü ve keşfini bilmiyorduk. Ama yaşadıklarımız, deneyimlediklerimiz, tartıştıklarımız ve keşfettiklerimiz Helene ile aynı sözü söyletmişti bize. Hep güçsüzlüğümüzden, zayıflığımızdan, ezilmişliğimizden, yok sayılmışlığımızdan konuşmanın ve hep bu yönler üzerine tartışmanın/dertleşmenin tek başına yeterli olmayacağını zaten biliyorduk ve son zamanlarda kadınlar arasındaki revaçtaki konumuz buydu.

Ancak eksik ve zayıflıklarımızdan konuşmak yalnızca motivasyonumuzu bozmaz aynı zamanda gerçekliğimize aykırı ve kendimize yapacağımız en büyük haksızlıktır. Çünkü yaklaşık 2 bin yıl önce son bulan anasoylu dönemin ardından insanlığa piramidin altına doğru ilerledikçe artan şekilde baskı ve zulüm uygulayan ataerkillik karşısında bilinçli-bilinçsiz, örgütlü-örgütsüz, küçük-büyük verdiğimiz tüm tepkiler (küçük bir örnek; kız çocuklarının pantolon giymek, bisiklete binmek için verdiği mücadele…) aslında direngenliğimizin ve ataerkilliğe karşı içgüdüsel tepkimizin bir sonucudur.

Biz güçlü ve direngen olanız! İşte bu yüzden de zayıflık ve eksikliklerimiz üzerinden değil direngenlik, eşitlik ve güçlülüğümüz üzerinden yükselmek zorundayız. Biz hakkımız ve bize ait olanı, yani dünyayı istiyoruz!

 

Not: Bu yazı daha Özgür Gelecek gazetesinin 54. Sayısında Göğün Yarısı köşesinde yayınlandı.