Pazar Ara 16

TDH’de 60’lardan bugüne: Eşitlik sanrısından eşitlik mücadelesine!

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

 

Hapishanede bulunan altı kadın olarak Gülfer Akkaya’nın “Sanki Eşittik” isimli kitabını tartışmak üzere elimize aldığımızda, amacımız, kadın mücadelesinde dünden bugüne aldığımız yolu görmek, TDH içinde kadınlar olarak yerimizin nereden nereye evrildiğini incelemek ve kadın örgütlenmelerinin hangi ihtiyacın ürünü olarak özgün alanlar haline geldiğini anlamaktı. Çalışmamıza başlarken siyasal atmosferin ezilenlerin mücadelesi açısından önemli gelişmeler taşıdığı, devrim sürecindeki farklı ülkelerin yansımalarının yaşadığımız topraklarda da can bulduğu 1960-70’li yılları incelerken o günleri bugünün bakış açısıyla değerlendirmemeyi objektif bir tartışma ortamı yaratabilmek ve sonuç çıkarmak adına temel aldık. 1960’lı-70’li yıllar özgür bir dünya düşünün geniş kitlelere mal olduğu, bu düşün nasıl gerçek kılınabileceğine ilişkin yoğun tartışmaların yapıldığı ve beraberinde pratiğe yansıdığı bir döneme tekabül ediyor ülkemiz açısından. TDH içinde bu tohumu atan, filizlendirenlerin arasında elbette kadınlar da vardı. Ezilenin ezileni konumuyla kadınlar, 60-70’li yıllarda özgür bir dünya düşünün peşine düşerek mücadeleye atılırken bu konumlarından ne derece haberdarlardı peki? Çalışmalarımızda sıklıkla temas ettiğimiz nokta bu sorular üzerinden gelişti. Temas ettiklerimiz ise kitabın isminin ne kadar doğru bir seçim olduğunu ortaya koydu. 60’lardan bugüne TDH’de kadınların dönüşümünü, eşitlik sansırısından eşitlik mücadelesine şeklinde adlandırmak mümkün…

Tartışmalarımızı üç farklı siyasetten kadınlar olarak yürütürken sömürücü-erkek sistemin saldırılarının 60-70’ler ve pek tabii 80 AFC’si ile ne kadar benzer olduğunu somut koşullarımız ortaya koyuyordu. Bizler de özgür bir dünya düşünün peşine düşen ve bunun kadının özgürleşme mücadelesi olmadan gerçekleşmeyeceğini bilen, özgürleşme mücadelemizi her alanda olduğu kadar kendinde de sürdüren kadınlardık. Erkek egemen sistemin “ben”de, mücadele araçlarımızda; evde, okulda, iş yerinde, sokakta… yansımaları esas alanlar olarak sistemin saldırı menziline girenlerdik. Bizimle aynı düşü paylaşan on kadının portresi ise üç farklı siyasetten kadınlar olarak ortaklaştıklarımızı gösterdi. Deneyim paylaşımlarımız oldukça geniş bir yelpaze oldu; kimi zaman “özel olan politiktir” şiarından beslenerek kendimize dair paylaşımlar yaparken bulduk kendimizi. Kimi zamansa sistemin yansımalarından azade olmayan mücadele araçlarımızda çelişkileri yakalama ve çözmeye dair adımlarımızı paylaştık.

Bizim koşullarımızda altı kadını bir araya getiren sadece bir kitap değildi… Kadın bilincinden, bu bilincin örgütlenmesinden duyulan korku somut koşullarımızı yaratandı. Bizlerse koşullar ne olursa olsun bu korkuyu büyütebileceğimizin farkındaydık. Dayanışmamızı, paylaşımlarımızla kuvvetlendirirken bir kez daha gördük ki, kadın dayanışması mekanlara sığdırılamaz. Sonra dedik ki, madem kadın dayanışması mekanlara sığmıyor o halde duvarları da aşsın sesimiz-sözümüz. Tartışmalarımızı tamamıyla aktarmak mümkün olmasa da ana başlıklar üzerinden aktarmaya çalışacağız.


Bir mutfaktan çıkarken diğerine girmek...

“Partide, yaşanan mekanlarda ya da toplantılarda çay yapılacak, temizlik yapılacak, bir yer düzenlenecek, hemen ya erkekler kadınlara bakardı, hani yapın demese bile bakarak derlerdi ya da kadınlar kendiliğinden koştururdu.” (Sanki Eşittik, Kumbara Sanat Atölyesi ve Toplumsal Dayanışma Derneği, s. 78) diyor Nurten Juç. “Ne zaman ki söz konusu olan risk alma değil de bir iktidar tartışmasıdır, orada kapıların kapandığını görüyorsun. Fark etmeden. Hani şimdiye kadar hep açıktı önüm, bu kapı ne? Anlamakta zorlanacağın kadar ani dönüşler oluyor. Eğer sen bunu sorgulamadıysan birdenbire şaşırıyorsun, bu kapı da nereden çıktı? Bu kapının kadın için kapandığını algılamakta zorlanıyorsun.” (s. 113) sözleri ise İlkay Alptekin Demir’e ait. Ümide Aysu ise “Afiş vb. baskı işlerini daha çok kadınlar yapıyordu. Kadın örgütlenmesi yapmıyor, bu kadınlarla cezaevlerindeki yemek işlerini kotarıyorduk. Her gün cezaevine yemeğin gitmesini sağlayacak organizasyonu yapıyorduk, en iyi yapabileceğimiz işlerden olduğu için. Sanki doğalmış gibi bize verilen bir görevdi.” (s. 198) sözleriyle gözlemlerini-yaşadıklarını aktarıyor.

Saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde kadının güvenlik gerekçesiyle “kamufle aracı”ndan ibaret görülmesi, politikayı üreten mekanizmalarda temsiliyetinin olmaması, eşinin faaliyet alanına göre faaliyet alanının belirlenmesi… Bütün bu vb. yaşanmışlıkların beslendiği yer bizler açısından bugün çok bilinen aslında: Ataerki! Toplumsal cinsiyet rollerinden beslenen, beslenmekle de kalmayıp üreten bu anlayış erkek egemen sistemin TDH üzerindeki yansımasıdır. Bugün biliyoruz ki, sömürücü ve erkek egemen sistem varolduğu sürece çelişki de varlığını koruyacaktır. Yaşamın her alanında olduğu üzere mücadele alanlarımızda de çelişkinin varlığını görmek, sorunun varlığı ve beslendiği yeri doğru belirlememizle mümkündür. Kadının “ezilen” konumunun yanında “ezilenin ezileni” konumunu ortaya koymak, bu konumu yaratan yeri tespit edip mücadele yöntemleri belirlemek uzun yıllara varan tartışmalarla, kadınların mücadelesi ile mümkün olmuştur. Yaratılan kadın alanları ile kadının kendi gücünü keşfi, eşitsizlik durumundan sıyrılması amaçlanırken erkek anlayışla mücadele edecek zemin de oluşturulmuştur. Çünkü nasıl ki özgür bir dünya düşünün gerçek kılınmasının ezilenlerin adına değil ezilenlerin mücadelesi ile mümkün olacağını biliyorsak ataerkiye karşı mücadele de onun ezilen rolünü atfettiği kadın ve LGBTİ’lerle olanaklıdır.

TDH’de toplumsal cinsiyet rollerinin sancısı yaşanmıştır. Kadınlar politika üreten mekanizmalardan uzak tutulmuş, çoğu zaman “yetersizlikler” bahane edilmiş ancak bu “yetersizlikleri” aşmak için de bir şey yapılmamış, bu mekanizmalarda yer alamamanın yükü yine kadınların omuzlarına kalmıştır. Açıktır ki evlerinin mutfaklarını terk eden kadınlar kendilerini başka bir mutfakta bulmuştur. Oysa evlerin mutfaklarını terk etmek bizler için ne büyük bir adımdır!

Sömürücü-erkek sistemin ürettiği ailede kadın bilincinin kendiliğindenliği birçok başkaldırıyı da beraberinde getiriyor. On kadının portresinde de gördüğümüz gibi evde iktidarın temsiliyeti “baba”ya karşı yasak kılınanları delmek, tanımamak örgütlenmeyen başkaldırımızdır. Bu başkaldırılar tam da kendiliğinden olmaları, kadın bilincini tanımlayamama, yasak kılınanın temelini oluşturan ideolojiyi kavrayamama nedeniyle yine aynı zihniyeti besleyen yere denk düşüyor çoğu zaman.

Kadınlar ya erkleşerek ya da başka bir aile çemberi tarafından kuşatılarak özgürleşmeye çalışırken ataerkiyle yüzleşememe, yüzleşemediğinle de hesaplaşamama halinin mevcut olduğunu görüyoruz. Aynı durum özgür bir dünya düşünü gerçek kılmak üzere benimsedikleri mücadele araçları açısından da geçerli. Mücadele verenlerin eşitsizlik üretmeyeceğine sonsuz güven, çelişkilerle mücadelenin de önünü kapatıyor. Bu yüzdendir ki evde erke karşı yasakları delerek başkaldıran kadınlar aynı başkaldırıyı bulundukları örgütlenmelerde gerçekleştiremiyorlar. Politika üretene ve politikayı pratiğe geçirenlerin toplumsal cinsiyet kapsamında ele alınışının yarattığı eşitsizlik gözlere çarpmıyor; aynı görev alanında erkeğe tanınan öncelik “eşitiz” algısından ötürü adlandırılamıyor. Kaynağı ile ortaya konmayan çelişkiye karşı mücadele edilmiyor, eşitlik algısı eşitsizlik halini normalleştiriyor. Ancak sorunun kaynağını gayet iyi tanıyoruz artık! Dolayısıyla normalleşmiyor, yüzleşiyor ve hesaplaşabiliyoruz…

 

İlk vazgeçilen yine kadın alanları

Dönemde kadın örgütlenmelerinin niteliği kadın kitlelerini politize etmekle eş anlam taşıyor. Demokratik Kadın Derneği (DKD) ve İlerici Kadınlar Derneği (İKD)nden bahsedilen kitapta bu iki örgütlenmede kadınlara ulaşmada oldukça başarılı örnekler aslında. Fabrika ve mahallelerdeki emekçi kadınlara temas eden politik mücadelenin ayaklarını kadınlar cephesinden ören bu iki dernekle beraber özellikle de mahallelerdeki mücadelenin içerisine çeken derneklerin bir süre sonra kapatılması, örgütlenmelerde ilk tasfiye edilenin yine kadın alanlarının olması meselenin bir yanıyken diğer yandan bu alanların ataerkiyle yüzleşme bakımından kadınların bilincini açığa çıkarmayarak işlevselliğini yerine getiremediğini söylemek de mümkün.

Kadınları politize eden ancak politika üreten mekanizmalarda konumlanışının yolunu açmayan bu örgütlenmelerin ilk tasfiye edilen olmaları TDH’de erkek anlayışın yansımasıdır. Nitekim bu alanlarda yer alan kadınların anlatımları yıllar sonrasındaki hem bu alanları hem de TDH’nin genel halini yorumlayışları DKD, İKD gibi alanların süreçte önemli bir yere denk düştüğünü ancak hedefine alması gereken bir anlayışla yüzleşemediğini ortaya koyuyor. Hal böyle olunca kadının mücadelede, yaşamın her alanında özneleşmesi için araçsallaştırılabilecek döneminde etkinliği oldukça büyük olan bu alanlar kadınların ihtiyaçlarına cevap olmuyor. Ancak ihtiyaca cevap olamamaları nedeniyle değil tam da erkek zihniyetin izdüşümü sebebiyle kapatılıyorlar!

1960-70’li yıllarda kadının konumu ve kadın örgütlenmeleri kuşkusuz bize önemli deneyimler sunuyor. Neye karşı mücadele edeceğimizi tanımlamamızı sağlarken nasıl araçlar yaratmamız gerektiğini de ortaya koyuyor. Sıra bu araçları nasıl işlevsel hale getireceğimiz, en geniş kadın kitlelerine gitmek için nasıl bir çalışma tarzı oluşturacağımız, erke karşı her alandaki mücadelemizi nasıl büyütebileceğimiz sorularını yanıtlamakta! Tarih bize kadınlar cephesinden bakmayı öğrendiğimiz, kadınların tarihini aydınlattığımız ölçüde önemli cevaplar veriyor. Sorularımıza cevap ararken pratiği de beraberinde gerçekleştirmek-geliştirmek mücadelemizin amacına, özgürleşmemize kapı aralayacaktır kuşkusuz.


Urfa 2 No’lu Hapishane’den Siyasi Kadın Tutsaklar