Pazartesi Eki 22

TÜSİAD’IN “A”SI!

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

TÜSİAD yani Türk Sanayici ve İşadamları Derneği büyük bir demokrasi ve kadın-erkek eşitsizliğini-ayrımını ortadan kaldırma örneği(!) sergileyerek adındaki “Adamları” ibaresini “İnsanları” olarak değiştirdi. 48. Olağan Genel Kurulu’nda TÜSİAD, “adamları” “insanları” olarak değiştirmesine rağmen isminin kısaltmasında “Adamları” ibaresinin “A”sı hala duruyor. Kompradorlar 21. yy’da demokrasi ve eşitlik noktasında özellikle “cinsel eşitlik” noktasında ne kadar ilerici(!) olduklarının altını kalın çizgilerle bir kez daha hem Türkiye’ye hem de dünyaya komprador tarzda ilan ettiler.

Konumuz gereğince -ki konumuz kadın emeğinin sömürülmesinin belli yöntemlerle maskelenmesidir- kadın sorunu ile ilgili pek çok konuya değinmeyeceğiz. Ancak yaşadığımız coğrafyada kadının 3. sınıf vatandaş olarak görüldüğü, “ya benimsin ya kara toprağın” kıyıcılığı altında her gün birçok kadının “erk”ekler tarafından katledildiğini biliyoruz. Erkeklerce mülkiyet ilişkileri çerçevesinde temellendirilmiş ve geliştirilmiş “namus” kavramı altında kadınların-kadınlığın yok edilmeye çalışıldığına, her gün gazetelerde, televizyonlarda, sokakta şahit oluyoruz. Dokuz yaşındaki kız çocuklarının evlenebileceğine dair büyük alim(!)lerin fetva verdiği, küçük kız çocuklarına, kendilerine “öğretmen” diyenler tarafından erkek çocuklarının ayaklarının yıkatıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. “Kadının yeri evidir”, “Kadın çocuk doğurmalıdır”, “En az üç çocuk” fetvalarının havada uçuştuğunu görüyoruz. Bütün bunlar yetmiyor, destek isteyen kadın sporcuya “kadın sporcuya yapılan destek günahtır” diyen Çaykur Genel Müdürü ile aynı topraklarda yaşıyoruz. Bu sorunlar, örnekler kadınların evde, sokakta, iş yerinde kısaca yaşamın her alanında karşılaştığı sorunların küçük bir kısmı.

TÜSİAD adındaki “Adamlar”ı “İnsanlar”ı ile değiştirirken Şahinler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Şahin, Edirne’deki fabrikanın 4 bin çalışanından 3 bininin kadın olduğunu söyleyerek “Fabrikamızın cirosu % 30 büyüdü. ... Edirne’nin kadınları çalışkan, uyumlu insanlar. Çalışkan, motive olmuş insanlar sayesinde büyüyoruz” açıklamasını yaptı. (Cumhuriyet, 24 Ocak 2018) Son dönemlerde pek çok patron ve patronların yeminli temsilcisi de kadınların istihdama katılmasıyla ekonominin güllük gülistanlık olacağını söylüyor. Elbette ki kadınlar üretime katılmalı. Üretim mücadelesi ve sınıf mücadelesi bilginin, bilimsel deney birlikte elde edildiği üç yöntemden ikisini oluşturur. Üretimde yer alan her kadın bilmenin derinliklerine nüfuz eder. Cinsiyet, sınıf, birey, toplumun bir ferdi olma bilincini kazanır, kavrar ve geliştirir. Sömürünün, sömürülmenin nesnel koşullarını en yalın haliyle yaşar, görür, bilince çıkarır ve birikime dönüştürür. Ekonomik olarak kendi kendine yeterliliğe sahip olur, bu anlamda bağımlılık cenderesinden kendini kurtarabilir. Üretim, örgütlenme sürecinin (sendika, dernek vb. vb.) değiştirici, dönüştürücü, harekete geçirici gücünü kadının görmesini ve sürece katılmasını sağlar. Aynı zamanda üretim edilgen kimlik altında ezilen kadının etkin gücünü görmesini sağlar. Patronların yaptığı “kadınların istihdam” edilmesi çağrıları tüm bu süreçleri dıştalayan, parlak paketine karşın sömürü zincirinin halkalarını sağlamlaştıran bir içeriğe sahiptir.

Bu konuda birkaç istatistik verelim. Türkiye’de genç kadınların arasındaki işsizlik % 12.4. Genel olarak kadınlar arasındaki işsizlik ise % 14 (16/01/2018, Cumhuriyet). 2017 Ekim ayı verilerine göre tarım alanındaki istihdam % 84.5 oranında kayıt dışı. Erkeklerde % 74.3 olan kayıt dışılık, kadınlarda ise % 94 (30/01/2018, Cumhuriyet). İşsizlikle ilgili rakamların resmi rakamlar olduğu, iş bulma kurumlarına kayıtlı olan kadınları temsil ettiği, artık iş bulmaktan umudunu kesen kadınların dâhil olmadığı, kayıt dışı çalışmakta olanların var olduğunu unutulmamalıdır.

Ayrıca yaşadığımız coğrafyada “ev kadınlığı” diye bir tanımlamanın olduğu da akılda bulundurulmalıdır. Tüm bunlarla beraber dünyanın her yerinde kadın işçiler aynı işi yapmalarına rağmen erkek işçilerden daha az kazanıyorlar. 2015 yılı itibariyle (yeni istatistik mevcut değil) AB’ye üye 28 ülkede bu fark ortalama olarak % 16.3, Almanya’da ise % 22 (08/01/2018, Cumhuriyet).

En az üç çocuk söylemi ise sadece siyasi bir söylem değil, aynı zamanda da ekonomik bir söylem. Türkiye’deki nüfus artışı ekonomik sistem açısından yeterli değil. Var olan nüfus yaşlanıyor ve genç nüfusa ihtiyaç duyuluyor. Neden? Üretim işçi olmadan gerçekleştirilemez, sürdürülemez. Patronlar artı-değer sömürüsü gerçekleştirdikleri ve bu artı-değere el koyarak zenginleştikleri, servet sahibi olabildikleri için daha fazla artı-değere el koymak çabasına girerler. Bu yüzden patronlar, maliyet kaleminde yer alan, artı-değeri belirleyen gerekli emek-zamanı’nın para karşılığı olan işçilerin ücretlerini kısmaya/azaltmaya azami çaba harcarlar. Bu ücretleri kısmak/azaltmak için uyguladıkları yöntemlerden bir tanesi “işsizler ordusunu” tehdit olarak kullanmaktır. Patronlar açısından işsizler ordusu yedek “emek gücü”dür. Patronlar açısından çalışan işçileri “yerine başkasını alırım” tehdidinin unsurudur. Bundan dolayı yedek güç olarak her zaman belli bir sayıda işsizler ordusu olmasını ister. Bu “ordu” çok fazla olmamalı, zira sosyal patlamalara da yol açabilir, tüketimi yeterli olmayabilir, az da olmamalı; hem tehdit olarak kullanılamazlar hem patronların yeni “yatırımlarının” işçi eksikliğinden dolayı tehlikeye girmesine neden olur hem de işçilerin ücretinin artışına neden olurlar. İşte tüm bu nedenlerden dolayı yaşlanan Türkiye için “en az üç çocuk” gereklidir. Ve işte bu nedenlerden dolayı atıl(!) durumdaki kadın emeği, fabrika ve atölyelerin yolunu tutmalıdır.

Türkiye’de kadınlar emek gücü olarak ortaya çıktıklarında ve hem işçi ordusuna hem de işsizler ordusuna katıldıklarında patronlar bu durumu lehlerine kullanırlar. Makineleşmekten kaynaklı ve üretim sürecinin basitleştirilmesi, örgütlenmesinin bant usulü şeklinde olmasından dolayı pek çok fabrikada fiziksel güce ve yetkin emeğe ihtiyaç duyulmuyor. Bundan dolayı, yetkin emek yerine yetkin olmayan emek, erkek işçi yerine kadın işçi, yetişkin işçi yerine çocuk işçi fabrikalarda, atölyelerde çalıştırılır. Kadın emek gücü, çocuk emek gücü ve erkek emek gücü birbirlerinin karşısına rakip olarak çıkarılıyor/çıkıyor.

Üretim sürecinde yer alan kadınlar, çocuklarla birlikte ücret sisteminin en alt basamağında yer alırlar. Bunu görmek için etrafımıza bakmamız yeterli örnekleri verecektir. Uluslararası Yardım Kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre kadınlar ve erkekler arasındaki ücret uçurumunun kapatılabilmesi için 217 yıla ihtiyaç var. (23/01/2018, Hürriyet) Türkiye’de resmi rakamlara göre 800 bin, DİSK’in açıklamalarına göre 2 milyon çocuk işçi mevcut. Kongo’daki madenlerde çalışan 40 bin çocuk günde bir-iki dolar kazanabilmek için yirmi dört saat çalışmak zorunda. Sosyal, psikolojik, kültürel, ekonomik yaşamı içerisinde hem aile hem de toplum tarafından “itaat”, örf, adet, gelenek, görenek cenderelerinde şekillendiriliyor kadınlar. Sosyal, psikolojik, cinsel, kültürel olarak itaat ile şekillendirilen, edilgen kılınan, baskı altına alınan kadınlardan fabrikalardaki, atölyelerdeki üretim süreçlerinde de “itaat” ile hareket etmesi isteniyor ve sağlanıyor. Asgari ücretin 1.603 TL olduğu ülkede alınteri ile çalışan kadınlar hem her türlü sosyal haklarından, örgütlenme haklarından vazgeçiyorlar hem de çok daha düşük ücrete çok daha kötü koşullarda çok daha uzun süre çalışıyorlar.

Kadınların üretime katılmalarını, “istihdam” edilmelerini ısrarla yineleyen patronların derdi kadının sosyal, ekonomik, kültürel, psikolojik vb. gelişmesi/yetkinleşmesi, kendi ayakları üzerinde durarak bağımsız, güçlü, özgür kadın kimliğinin/kişiliğinin gelişmesi değil. Patronların bu isteği; kâr, daha fazla kâr hırsı ile yanıp tutuştuğu, bunun için her yolu mübah gördüğü, sömürü çarklarının vidalarını iyice sıktığı, işçilerin örgütlenme özgürlüğünü yok saydığı, son metal işçilerinin grevi sürecinde de gördüğümüz gibi lokavt uygulamaya kalktığı, her türlü sosyal hakkı gasp ettiği bir üretim sürecinde ucuz işgücünü karşılamak için yineleyip durduğu asıl niyeti olan sömürü, daha fazla sömürüyü gizlemek için kullandığı maskeden ibarettir.

TÜSİAD’ın sergilediği şov gibi, her yıl düzenli olarak Davos’ta toplanan emperyalistler, emperyalistlerin sözcüleri ve temsilcileri de algıya yönelik bir gösteri düzenledi bu yıl. 23-26 Ocak 2018’de gerçekleştirilen Davos toplantılarında da büyük bir eşitlik(!) örneği sergilendi Davos’un 48. yılı etkinliğinin yedi eş başkanının tümü kadındı. IMF Başkanı Christina Lagarde, CERN’ün başındaki Fabida Gianotti, Norveç Başbakanı Erna Solberg, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu Genel Sekreteri Sharan Burrow, Engie Grubu Ceosu Isabelle Kocher, IBM Başkanı Ginni Rometty ve Hindistan’daki Mann Deshi Vakfı kurucusu Chetna Sinha. Burjuvazi 1789’da eşitlik-özgürlük-kardeşlik dememiş miydi? Ancak burada bu ilkelerin(!), burjuvaziyle zamanın egemenleri feodal beylerle eşitliği, özgürlüğün burjuvazi için özgürlük, kardeşliğin de burjuvalar arasındaki kardeşlik olduğunu hatırlamakta fayda var. Davos’taki “kadın zaferi”nin; kavramların sınıfsal içeriğini tanımladığımızda, bir oyun, bir trajedi olduğu ortaya çıkıyor.

Kendine yabancılaşmış, sınıfının sözcülüğünü/temsilciliğini yapan yedi kadının, özel jetlerle, helikopterlerle Davos’ta bir araya gelen sömürücülerin görünen yüzleri olduğu daha net ortaya çıkacaktır. Egemenler çıkarlarını “canhıraş” savunan kişilerin cinsiyetine, milletine bakmaz. Onlar için önemli olan “çıkarları”, çıkarlarının en iyi şekilde savunulmasıdır. Bu güldürü/trajedi tüm dünyada burjuva medya aracılığıyla “Kadın Davos’u” olarak lanse edilip kadınların “zaferi” olarak tanımlandı.

Burjuva medya yapması gereken gerçekliğin çarpıtılması ve algıları yönetme işini bu konuda başarıyla yaptı. Bunu yaparken de dünyanın en büyük beş moda markasının genel müdürlerinin maaşlarının dört günlük toplamının Bangladeş’teki tekstil işçilerinin bir hayat boyu kazandığından daha fazla olduğu gerçeğini gizledi. Üretim sürecinde hiçbir şekilde yer almayan dünya nüfusunun % 1’i dünya üzerindeki servetin % 82’sine el koyuyor. Buna karşın dünya nüfusunun yarısını oluşturan 3.7 milyar kişi dünyada yaratılan servetten hiç pay alamamaktadır. Dünyada yaratılan servetin yarısına Ocak 2018 itibariyle kırk iki kişi sahip. Bu rakam Ocak 2017’de altmış bir idi. Türkiye’de de milyarder sayısı bir önceki seneye göre altı kişi artarak 2017’de otuz beş kişiye yükseldi.

Türkiye’de ve dünyada ekonomik gelişmeler bu yönde iken, zenginlikler az sayıda kişinin elinde toplanırken yoksunluk ve yoksulluk, açlık hızla dünya nüfusunun çoğunu kasıp kavuruyor. Bu çerçevede kompradorlar ve onların ağa babalarının “kadın hakları”ndan bahsetmeleri demagojiktir. Kadınlar açlıktan, yoksulluktan kaynaklı ölüm kalım savaşı verirken, erkekler tarafından katledilirken, dünyanın her yerinde yok sayılırken, alınıp-satılırken egemenlerin kadın haklarından bahsetmeleri tamamen kendi sınıf çıkarları içindir. Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da ve dünyanın pek çok yerinde kadınlar, çocuklar emperyalist tekellerin sattığı silahlar kullanılarak öldürülürken bu tekel sahiplerinin ve onların yerli uşaklarının “kadın hakları”ndan bahsetmeleri reklam amaçlı, halkla ilişkiler temellidir.


Kadınların üretim sürecine kompradorlar tarafından teşvik edilmelerinin genel özelliklerini yukarıda aktarmaya çalıştık. Başlıklar halinde söyleyecek olursak;

1- Kadınlar ucuz işgücü görülüyor.

2- Kadınlar her türlü sosyal haktan mahrum olarak daha kolay çalıştırılıyorlar.

3- Kadınlar ekonomik olarak daha fazla sömürülüyorlar. Eşit işe eşit ücret hakkından mahrum bırakılıyorlar.

4- Kadınlar sömürü çarkında çocuklarla birlikte en altta bulunurlar.

5- Kadın, çocuk ve erkek emeği birbirlerinin karşısına “rakip” olarak çıkarılıyor.

Marks, “Eğer, koşullar insanı biçimlendiriyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekiyor” diyor. Kadınlar elbette ki üretime katılmalıdır, katılacaktır da. Üretimden gelen güçleri ve kadın kimlikleriyle koşulları insanca biçimlendirecek en önemli unsurlardandır çünkü.